Anasayfa Haberler AŞK ÖLÜR MÜ?
AŞK ÖLÜR MÜ?
Kullanıcı Değerlendirmesi: / 15
ZayıfEn iyi 
Muhammed AKBAL tarafından yazıldı.   
Cumartesi, 22 Ekim 2011 23:37

Bir otobüs durağında karşılaşmışlardı. Biri tıp, öbürü mimarlık fakültesinde okuyordu. O ilk karşılaşmadan sonra, bir kere daha karşılaşabilmek için, hep aynı saatte, aynı duraktan, aynı otobüse bindiler.

 

Gençtiler, birbirleriyle konuşacak cesareti bulmaları biraz zaman aldı ama sonunda başardılar. İkiside her sabah otobüse bindiklerini semtte oturmuyorlardı aslında. Delikanlı arkadaşında kaldığı için o duraktan binmişti otobüse, kız ise ablasında.


Sırf birbirilerini görebilmek için, her sabah erkenden evlerinden çıkıp, şehrin öbür ucundaki o durağa geldiklerini gülerek itiraf ettiler bir süre sonra.


Okullarını bitirince hemen evlendiler. Mutluydular hemde çok mutlu... Bazen işsiz, bazen parasız kaldılar ama öylesine sıkı kenetlenmişti ki yürekleri ve elleri hiçbir şeyi umursamadılar. Zaman aşımına uğrayan, alışkanlıklara yenik düşen banka hesabında para kalmadığı için ya da tam tersine o hesabı daha da kabarık hale getirmek uğruna biten sevgilerden değildi onlarınki.


Günler günleri, yıllar yılları kovaladıkça sevgileri de büyüdü, büyüdü... Tek eksikleri çocuklarının olmamasıydı. Zorlu bir tedavi sürecine rağmen çocuk sahibi olmayınca, "bütün mutlulukların bizim olmasını beklemek, bencilik olur" diyerek devam ettiler hayatlarına. Çocuk yerine sevgilerini büyüttüler. "Senin için ölürüm" derdi kadın, sımsıkı sarılıp adama ve adam: "Hayır, ben senin için ölürüm" diye yanıt verirdi hep.


Bazen eve geldiğinde, aynanın üzerinde bir not görürdü kadın, "Bir tanem kütüphanenin ikinci rafına bak...."Kütüphanenin ikinci rafında başka bir not olurdu: "Mutfaktaki masadan, salondaki dolaba sevgi dolu notları okuya okuya koşturan kadın, sonunda kimi zaman bir demet çicek, kimi zaman en sevdiği çikolatalar, kimi zaman da pahalı armağanlarla karşılaşırdı.. Aldığı hediyenin ne olduğunu önemli değildi zaten....


Hayat ne kadar hızlı akarsa aksın, işleri ne kadar yoğun olursa olsun hep birbirilerine ayıracak zaman buluyorlardı bulmasına ama kırklı yaşların ortalarına geldiklerinde, daha az çalışmaya karar verdiler. Adam hastaneden ayrıldı ve muayenehanesinde hasta kabul etmeye başladı. Kadın da mimarlık bürosunu kapadı ve sadece özel projelerde görev aldı. Artık daha fazla beraber olabiliyorlardı.


Bir gün sahilde dolaşırken, üzerinde "satılık" levhası asılı olan  harap durumda bir ev gördü kadın. "Ne dersin, bu evi alalım mı?" dedi adama. "Bu viraneyi yıktırır, harika bir ev yaparız. Projeyi kafamda çizdim bile. Kocaman terası olan, martıları kahvaltıya davet edeceğimiz bir deniz evi yapalım burayı..." "Sen istersin de ben hiç hayır diyebilir miyim?" diye yanıt verdi adam. "Yurt dışındaki tıp kongresinden döner dönmez ararım emlakçıyı. Kaç para olursa olsun, burası bizimdir artık"


Sadece bir hafta ayrı kalacaklarını bildikleri halde, ayrılmaları zor oldu.


Her gün, her saat konuştular telefonla. Gözyaşları içinde kucaklaştılar havaalanında. Fakat bir kaçgün sonra, kocasında bir tuhaflık olduğunu  fark etti kadın. Eskisi kadar mutlu görünmüyor, konuşmaktan kaçınıyordu. Onu neşelendirmek için, sahildeki evi hatırlattı ve çizdiği projeyi verdi kadın ama hiç beklemediği bir cevap aldı: "Canım, o ev bizim bütçemizi aşıyor. Sen en iyisi o evi unut."


Mutsuzluk, mutluluğun tadına alışmış insanlara daha da acı, daha da çekilmez gelir. Kadın, hiç sevmedi bu beklenmedik misafiri. Derdini söylemesi için yalvardı adama. "Senin için ölürüm, biliyorsun, ne olur anlat" diye dil döktü boş yere. Yıllardır sevdiği adam, duyarsız ve sevgisiz biriyle yer değiştirmişti sanki. Ona ulaşmaya çalıştıkça, beton duvarlara çarpıyordu kadın, her çarpmada daha fazla kanıyordu yüreği....


Bir gün, çocukluğunun, gençliğinin ve bütün hayatının birlikte geçtiği arkadaşına dert yanarken, "Artık dayanamıyorum, sana söylemek zorundayım" diye sözünü kesti arkadaşı. "O, seni aldatıyor. İş yerimin tam karşısındaki restoranda genç bir kadınla yemek yiyor her öğlen. Sonra sarmaş dolaş biniyorlar arabaya...."


"Sus, sus çabuk, duymak istemiyorum bu yalanları" diye bağırdı kadın. Onca yıllık arkadaşını, kendisini kıskanmakla suçladı. Ertesi gün, öğle vakti o restoranın hemen karşısında bir köşeye sindi sesizce ve peri masallarının sadece masal olduğunu anladı.... Kocasının eskiden aynı hastanede çalıştığı genç çocuk doktorunu tanıdı hemen. Bazen evlerinde ağırladıkları kadına nasıl sarıldığını gördü adamın...


Akşam kocası eve gelir gelmez, bazen bağırıp, bazen ağlayarak, bazen ona sımsıkı sarılıp bazen de yumruklayarak haykırdı suratına herşeyi. İnkar etmedi adam. Zamanla duyguların değişebildiği, insanların orta yaşa geldiklerinde  farklılık aradığı gibi bir şeyler geveledi ağzında ve bavulunu alıp gitti evden. Kapıdan çıkarken, "son bir kez kucaklamak isterim seni" diyecek oldu ama kadın, "defol" dedi nefretle.....


İlk celsede boşandılar.... Modern bir aşk hikayesinin böyle son bulmasına kimse inanamadı. Arkadaşlarının desteğiyle ayakta kalmaya çalıştı kadın. Adamın, sevgilisiyle birlikte Amerika'ya yerleştiğini öğrendi. Bazen yalnız kaldığında, onu hala sevdiğini hissedince, ağlama nöbetleri geçiriyor, aşkın yerini, en az onun kadar yoğun  bir duygu olan nefretin alması için dua ediyordu.


Aradan bir yıl geçti... Her şeyin ilacı olduğu söylenen zaman bile, kadının derdine çare olamamıştı. Bir sabah, ısrarla çalan zilin sesiyle uyandı. Kapıyı açtığında karşısında o kadını gördü. "Sen, buraya ne yüzle geliyorsun" diye bağırmak istedi ama sesi çıkmadı.


"Lütfen, içeri girmeme izin ver, mutlaka konuşmamız gerekiyor" dedi genç kadın. Kanepeye ilişti ve zor duyulan bir sesle konuşmaya başladı:
"Hiçbir şey göründüğü gibi değil aslında. Çok üzgünüm ama  o bir saat önce öldü. Geçen yıl yurt dışında, kongre sırasında öğrendi hastalığını  ve yaklaşık bir senelik ömrü kaldığını. Buna dayanamayacağını, hep söylediğin gibi onunla birlikte ölmek isteyeceğini biliyordu. Seni kendisinden uzaklaştırmak için, benden sevgilisi rolünü oynamamı istedi. Ailesine de haber vermedi. Birlikte Amerika'ya yerleştiğimiz yalanını yaydı. Oysa ilk karşılaştığınız otobüs durağının karşısında bir ev tutmuştu. Tedavi görüyor ve kurtulacağına inanıyordu ama olmadı. Gece fenalaşmış, bakıcısı beni aradı, son anda yetiştim. Sana bu kutuyu  vermemi istedi..."


Gözlerinden akan yaşları durduramayacağını biliyordu kadın. Hemen oracıkta ölmek istiyordu. Eline tutuşturulan kutuyu açmayı neden sonra akıl edebildi. İtinayla katlanmış bir sürü kağıt duruyordu kutuda. İlk kağıtta, "Lütfen bütün notları sırayla oku bir tanem" diyordu... Sırayla okudu,


"Seni çok sevdim",

"Seni sevmekten hiç vazgeçmedim",

"Senin için ölürüm derdin hep, doğru söylediğini bilirdim.

"Fakat benim için ölmeni istemedim"

"Şimdi bana söz vermeni istiyorum."

"Benim için yaşacaksın, anlaştık mı?"

Son kağıdı eline alırken, kutuda bir anahtar olduğunu gördü kadın...

Ve son kağıtta şunlar yazılıydı: "Sahildeki evimizi  senin çizdiğini projeye göre yaptırdım. Kocaman terasta martılarla kahvaltı ederken, ben hep seni izliyor olacağım..."

Paylaş
etiketten Facebook Google Live Myspace Twitter
 

Yorumlar 

 
+1 #4 Walid 23-10-2011 15:29
Biz tutmayacagimiz vaadlerle dolu bir milletiz, Kendi inanmadigimiz herseyi, karsiya inandirmak en büyük meziyetimiz, ya bizde ask baska seydir.
Kavusupta kiymamak degildir hic bir zaman, biz kavusmadan öldürmeyi seceriz.
Biz hastalanacak olsak karimiz bizden evvel ölsün diye dua ederiz, acimizi görmesin diye degil, arkamizdan bizim paramizla sefa surmesin diye oda ölsün deriz.
Bizim askimiz gücsüzler yurdunda ölüme terk ettikleriz kadardir...
Saygimizda sevgimizde iste sadece okadar, paraya kiyip onlara bakmayiz fakat öldüklerinde gücsüzler yurdundan cesedi almak icin, sirf ele güne rezil olmamak icin taa Avrupadan biner ucaga gideriz ve biz sadece ve sadece bu kadar aski biliriz...
Alıntı
 
 
+1 #3 Walid 23-10-2011 15:23
Bu bize cok uzak bir öykü.
Biz seversek, sevdigimize kavusmak gibi bir eylemimiz asla olmaz.
Biz sevmedigimizin koynuna gireriz, büyüklerin hatiri icin, kimi ya oglumuza muska yapilmis o yüzden der, kimi büyu cözmek icin hoca hoca dolasir. Neticede sevdigimizin kocasi olmak yerine, sevmedigimizin kocasi oluruz.
Ha bu hikayeyle benzerligi olan tek yanimiz, bizde sevdigimizden vazgecmeyiz, ölecegimiz güne kadar, ama onun mutlu olmasinida istemeyiz, biz sevmedigimiz bayanin kocasi iken, sevdigimizinde uzaktan uzaga karimiz olmasini isteriz, istemeklede kalmayip onu buna mecbur ederiz,hic önemi yoktur onun isminin lekelenisinin bizim icin o bizim sevdigimiz kadindir nami diger yedegimiz.
Alıntı
 
 
0 #2 ferheng 23-10-2011 15:11
Duygu dolu bir hikaye, bu ve bunun gibi binlerce hikaye var tarihe yazilmis.
Fakat bizim insanimiz ask diyince ne düsünür? Tartisilacak bir mevzu, heleki biz daha kefeni cürümeden, birakin ölüp gömüleni, daha hasta yataginda uyurken eslerinin üzerine es getiren insanlarla dolu bir toplumun evladiyiz.
Biz yillarca sevmedigimizle babamizin hatirina evli kaliriz ölecegimiz güne kadar.
Sevdigimiz hastalaninca, hemen köydeki dul bayanlari arastirmaya bakariz, olurya bu gün yarin ölür ise hazirda yedek bulundururuz. Yani bizim orda ask baska seydir anlatilmaz...
Alıntı
 
 
0 #1 ali tunc 23-10-2011 12:28
Harika eline sağlık teyze oğlu
Alıntı
 

Yorum ekle

Lütfen konu ile ilgili yorumlar yapınız.
Yazdığınız yorumları başkalarınında okuyacağını unutmayın.
Küfür ve hakaret içeren yorumlar sitemizde yayınlanmayacaktır
Güvenlik kodunu görmezseniz sayfanızı F5 tuşuna basarak yenileyin.
Güvenlik kodunu girmediğiniz takdirde mesajinızın gönderilmeyeceğini unutmayin.


Güvenlik kodu
Yenile