Anasayfa Yazarlar HÜR ADAM SAİD NURSİ
HÜR ADAM SAİD NURSİ
Kullanıcı Değerlendirmesi: / 74
ZayıfEn iyi 
Yazarlar
Mustafa Cemil Güzel tarafından yazıldı.   
Salı, 11 Ocak 2011 13:15

Hür adam filminin çekimlerine başlandığını basından izlediğim an çok büyük bir heyecan duymuş ve Türkiye’de tartışmaya açılmaya cesaret edilemeyen bir konunun daha tartışılacağını düşünerek özgürlükler ve karanlık bir döneme ışık tutması açısından olumlu bulmuştum. Nihayet öyle de oldu. Hür adam filmi sayesinde birçok tarihi gerçeği öğrenme fırsatı bulduk. Film daha vizyona girmeden çok tartışılacağı belliydi. Günlerdir gerek televizyon programlarında gerek gazetelerin köşe yazılarında Said Nursi ve fikirleri hararetle tartışılıyor. Toplumun en azından bir kısmı için hala bir muamma olan Said Nursinin anlaşılması adına Hür Adam filminin olumlu bir katkısı olduğuna inanıyorum. Hür Adam filmi Said Nursinin hayatının 40 yılını 163 dakikaya sığdırmış ve internet medyasından takip ettiğim kadarıyla objektif sinema eleştirmenlerinin bir kısmından övgü almıştır. Sinema eleştirmeni değilim ama Said Nursi gibi bir İslam düşünürünün hayatının 163 dakikaya sığdırılamayacağını Tarihçe-i Hayatını defalarca okuyan biri olarak biliyorum. Filmin bazı sinema salonlarında siyasi kaygılarla sansüre uğrayıp gösterime girmemesi de Türkiye’nin tipik karakteristik bir özelliği olsa gerek. Bütün olumsuzluklara rağmen filmi sinemada üç günde 237.942 kişi izledi.   Bundan hareketle tartışmaların odağı haline gelen Said Nursiyi  bazen Tarihçe-i Hayatından da metinler alarak tanıyalım.

 

Bediüzzaman Said Nursi 1876'da Bitlis iline bağlı Hizan ilçesinin İsparit kasabasının Nurs köyünde doğmuştur. Babasının adı Mirza, anasının adı Nuriye'dir. Dokuz yaşına kadar anne ve babasının yanında kaldı. Keskin zekâsı, hârikulâde hâfızası ve üstün kâbiliyetleriyle çok küçük yaşlardan itibâren dikkatleri üzerinde toplayan Said Nursî, normal şartlar altında yıllar süren klasik medrese eğitimini üç ay gibi kısa bir zamanda tamamlamıştır. Gençlik yıllarını alabildiğine haraketli bir tahsil hayatı ile değerlendirmiş; ilimdeki üstünlüğünü, devrinin ulemâsıyla çeşitli zeminlerde yaptığı münâzaralarda fiilen ispatlamıştır. Bu meziyetleriyle ilim çevresine kendisini kabul ettirerek, "Bediüzzaman" , yani "çağın eşsiz güzelliği" lâkabı ile anılmaya başlamıştır. Doğup büyüdüğü şark topraklarının sıkıntı ve problemlerini bizzat yaşayarak gören Said Nursî, en zarurî ihtiyacın eğitim olduğu kanaatine varmış; bunun için de şarkta din ve fen ilimlerinin birlikte okutulacağı bir üniversite kurulmasını temin için yardım istemek maksadıyla 1907'de İstanbul'a gelmiştir. İstanbul'da da ilim dünyasına kendisini kısa sürede kabul ettiren Bediüzzaman, çeşitli gazetelerde yazdığı makalelerle, o günlerde Osmanlıyı ve İstanbul'u çalkalayan hürriyet ve meşrûtiyet tartışmalarına katılmış; meşrûtiyete İslam nâmına sahip çıkmıştır. 1909'da patlak veren 31 Mart Olayında yatıştırıcı bir rol oynamış; buna rağmen, haksız ithamlarla Sıkıyönetim Mahkemesine çıkarılmış, ancak beraat etmiştir. Bu hadiseden sonra İstanbul'dan ayrılarak şarka geri dönmüştür. Birinci Dünya Savaşının patlak verdiği günlerde Van'da bulunan Bediüzzaman, talebeleriyle birlikte gönüllü milis alayları teşkil ederek cepheye koşmuştur. Vatan müdâfaasında çok büyük hizmeti geçmiş; savaşta bir çok talebesi şehit olmuş; kendisi de Bitlis müdâfaası sırasında yaralanarak esir düşmüştür. Yaklaşık üç yıl Rusya'da esâret hayatı yaşadıktan sonra firar ederek Varşova, Viyana ve Sofya yoluyla İstanbul'a dönmüştür. İstanbul'da devlet adamlarının ve ilim çevrelerinin büyük teveccühüyle karşılanmış; Dârü'l-Hikmeti'l İslamiye (Diyanet İşleri) âzâlığına tayin edilmiştir. Bu devrede, resmî vazifesinden aldığı maaşla kendi kitaplarını bastıran ve bunları parasız dağıtan Bediüzzaman, İstanbul'un işgâli sırasında neşrettiği Hutuvât-ı Sitte adlı broşürle büyük hizmet etmiş ve işgal kuvvetlerinin plânlarını bozmuştur.

 

İşgalcilerin baskısı altında verilen ve Anadolu'daki kuvâ-yı milliye hareketini "isyan" olarak vasıflandıran şeyhülislâm fetvasına karşı, mukabil bir fetva vererek millî kurtuluş hareketinin meşrûiyetini îlân etmiştir. Bu hizmetleri Anadolu'da kurulan Millet Meclisi'nin takdirini kazanmış ve Bediüzzaman bizzat Mustafa Kemal tarafından ısrarla Ankara'ya dâvet edilmiştir. Bu mükerrer dâvetler neticesinde 1922 sonlarında Ankara'ya gelmiş ve Meclis'te resmî bir "hoşâmedî" merâsimiyle karşılanmıştır. Ankara'da kaldığı günlerde, yeni kurulan devlete hâkim olan kadronun dîne bakış tarzının menfî olduğunu görünce, namaza dair on maddelik bir beyannâme hazırlayarak Meclis âzâlarına dağıtmıştır. Bu beyannâmede yeni inkılâbın mîmarlarını İslam şeâirine sahip çıkmaya çağırmış; akabinde Mustafa Kemal'le bir kaç görüşmesi olmuştur. Bu görüşmelerinden birinde Mustafa Kemal hiddetle ona dedi: "Biz seni buraya çağırdık ki, bize yüksek fikirler beyan edesin. Sen geldin namaza dair şeyler yazdın, içimize ihtilaf verdin." Ona karşı: "İmandan sonra en yüksek namazdır. Namaz kılmayan haindir, hainin hükmü merduddur." diye kırk-elli meb'usun huzurunda söylediği halde kendisine ilişilmeyip şark umumî vâizliği, milletvekilliği ve Diyanet âzâlığı teklif edilmiş; ancak Bediüzzaman bu teklifleri kabul etmeyerek Van'a dönmüştür. O sıralarda çıkan Şeyh Said hâdisesiyle hiç bir ilgisi olmadığı, hattâ hâdise öncesinde kendisinden destek isteyen Şeyh Said'i bu niyetinden vazgeçirmeye çalıştığı halde, Bediüzzaman hâdise sonrasında, Van'da ikâmet ettiği yerden alınarak Burdur'a, oradan da Isparta'nın Barla nâhiyesine götürülmüştür. Van’da kalırken gazetede okuduğu şu haber onu çok etkilemiştir.  İngiliz Meclis-i Meb'usanında Müstemlekât Nâzırı, elinde Kur'an-ı Kerim'i göstererek söylediği bir nutukta: Bu Kur'an, İslâmların elinde bulundukça biz onlara hâkim olamayız. Ne yapıp yapmalıyız, bu Kur'anı onların elinden kaldırmalıyız; yahut Müslümanları Kur'andan soğutmalıyız, diye hitabede bulunmuş.

 

Bedîüzzaman, bu haber üzerine: "Kur'anın sönmez ve söndürülmez manevî bir güneş hükmünde olduğunu, ben dünyaya isbat edeceğim ve göstereceğim!" diyerek mânevî cihad hizmetini başlatmış, birbiri peşi sıra telif ettiği eserlerde îman esaslarını izah etmiştir. Bu eserler, îmanını tehlikede hisseden halkın büyük teveccüh ve rağbetine mazhar olmuş; elden ele dolaşarak hızla yayılmıştır. O devrede elle yazılarak çoğaltılan eserlerin toplam tirajı 600.000'i bulmuştur. Başlattığı hizmetin halka mal olması, devrin idârecilerini rahatsız ettiğinden 1935'te Eskişehir, 1943'de Afyon, 1952'de de İstanbul mahkemelerine çıkarılmıştır. Bunlardan netice alınamamış, ancak Bediüzzaman yine rahat bırakılmamış; Kastamonu'da, Emirdağ'da, Isparta'da sıkı gözaltı ve takip altında yaşamaya mecbur bırakılmıştır.  23 Mart 1960'da Ramazan ayının Kadir gecesinde 84 yaşında Urfa'da vefat etmiştir. Hayattayken inandığı değerleri korkusuzca savunan, zalimlere ve keyfi muamelelere baş eğmeyen bu İslam alimi türlü işkence, eziyet, hapis, tecrit ve zehirlenmelerle dolu bir hayat sürmüş olduğu halde vefatından sonra da rahat bırakılmamıştır. 1960 ihtilalinden sonra Alparslan Türkeşin bilgisi dahilinde mübarek cenazesi aradan 111 gün gibi uzun bir zaman geçmesine rağmen cesedin tazeliğini korumasına ve yeni vefat etmiş gibi görünmesine rağmen defnedildiği yer olan Urfa Halil’ür-Rahman Camiinden bir gece yarısı  alınarak bilinmeyen bir yere götürülmüştür. Bu insan bozması canavarlar dirisine göstermedikleri hürmeti maalesef cenazesine de göstermemişlerdir. Peki ne oldu. Said Nursiye hayatı zindan ettiniz, mezarını bile yok ettiniz. Talebelerini ve fikirlerini tüketebildiniz mi? Bugün Türkiye Cumhuriyeti Devletinden tek bir isteğimiz var o da Said Nursiye iade-i itibar verilmesidir. En azından bunu yapmalıdır devlet. Said Nursinin tarihçe-i hayatını bu şekilde kısaca tarif ettikten sonra fikirleri ve gayesi hakkında da birkaç kelam edelim:

 

Said Nursi büyük çalkantılarla dolu üç dönemi yaşamış bir insan. Osmanlı İmparatorluğunun Meşrutiyet, İttihad ve Terakki ve sonrasında Cumhuriyet dönemlerini yaşamış bir insan. Bu üç devir büyük devrilişler, yıkılışlar, çökülüşlerle doludur. Yıkılmayan kalmamış! Yalnız bir adam var. O ayakta...  Şark yaylalarından, Güneşin doğduğu yerden İstanbul'a kadar gelen bir adam. İmanı, sıradağlar gibi muhkem. Bu adam, üç devrin şerirlerine karşı imanlı bağrını siper etmiş.  Allah! demiş, Peygamber demiş, başka bir şey dememiş. Başı Ağrı Dağı kadar dik ve mağrur. Hiçbir zalim onu eğememiş, hiçbir âlim onu yenememiş...  Kayalar gibi çetin, müdhiş bir irade...  Şimşekler gibi bir zekâ... Divan-ı Harbler, mahkemeler, ihtilaller, inkılablar...  Onun için kurulan idam sehpaları...  Sürgünler...  Bu müdhiş adamı, bu maneviyat adamını yolundan çevirememiş! O, bunlara imanından gelen sonsuz bir kuvvet ve cesaretle karşı koymuş. Niçin Sokrat bu kadar büyüktür? Bir fikir uğruna hayatı hakir gördüğü için değil mi? Said Nursi en az bir Sokrat'tır; fakat İslâm düşmanları tarafından bir mürteci, bir softa diye takdim olundu. Onlara göre büyük olabilmek için batılı olmak gerek. O, mahkemelerden mahkemelere sürüklendi. Mahkûmken bile hükmediyordu.  Daima işleyen ve düşünen bir kafa. Nakillerle pek meşgul değil. Onun rehberi yalnız Kur'an. Bütün feyiz ve zekâ kaynağı bu. İslâmın gayet-ül gayesi olan "Tevhid" ve "Allah'a İman" esası, onun ve Risale-i Nur'un en büyük umdesidir. Devr-i saadette, Müslümanlığın ilk kuruluş zamanlarında olsaydı, Hazret-i Peygamber, Kâ'be'deki putların parçalanması vazifesini ona verirdi. Şirk'e ve putperestliğe o derece düşmandır. Mücahede ile, gönüllerde iman ve Kur'an hakikatlerini yerleştirmek için geçen uzun, bir asra yakın bir ömür. Harb meydanlarında, mücahidlerin önünde, kılınç elinde, dimdik ayakta düşmana saldıran bir kahraman. Esarette, düşman kumandanına karşı koyan bir kahraman. İ'dam sehpasında, düşman kumandanını düşündüren, insafa getiren bir kahraman...

 

Millet ve memleket için canını vermekten zerre kadar çekinmeyen bir fedai. Fitnenin, bozgunculuğun en müdhiş düşmanı. Milletin menfaati için, her türlü zulme, işkenceye tahammül ediyor. Ona zulmedenlere beddua bile etmez. Onu zindanlara atanlara, ancak salah ve iman temenni eder. Gaye uğrunda ölüm, onun için basit bir şeydir.

 

Kendisi bir çanak çorba, bir bardak su, bir lokma ekmekle idare eder. Elbisesi pek basit ve fakiranedir. Çamaşırını kirlenmeden değiştirir ve temizletir. Temizliğe fevkalâde itina eder. Kâğıt parayı tutmaz ve üstünde taşımaz. Mâmelek namına dünyada hiçbir şeyi yok. Kendi için yaşamaz, cemiyet için yaşar. Maddeten, belki dünyanın en fakir adamıdır; fakat maneviyat âleminin sultanıdır.

 

Davasında bu kadar samimi olan Said Nursinin fikirlerinin şu anda dünya üzerindeki etki alanının gitgide ne kadar genişlediğini  yazdığı eserlerin 40’a yakın dile çevrilmesinden ve çeşitli ülkelerde adına sempozyum ve konferanslar düzenlenmesinden anlıyoruz. Bu yazıya son verirken Risale-i Nur Külliyatındaki sözlerinden birkaç sözle yazımı noktalamak istiyorum:

 

*** Bana ızdırab veren yalnız İslâm'ın maruz kaldığı tehlikelerdir. Eskiden tehlikeler hariçten gelirdi; onun için mukavemet kolaydı. Şimdi tehlike içeriden geliyor. Kurt, gövdenin içine girdi. Şimdi mukavemet güçleşti. Korkarım ki cem'iyetin bünyesi buna dayanamaz, çünki düşmanı sezmez. Can damarını koparan, kanını içen en büyük hasmını dost zanneder. Cem'iyetin basiret gözü böyle körleşirse, iman kalesi tehlikededir. İşte benim ızdırabım, yegâne ızdırabım budur. Yoksa şahsımın maruz kaldığı zahmet ve meşakkatleri düşünmeğe bile vaktim yoktur. Keşke bunun bin misli meşakkate maruz kalsam da, iman kalesinin istikbali selâmette olsa!

*** Dünya, büyük bir manevî buhran geçiriyor. Manevî temelleri sarsılan garb cem'iyeti içinde doğan bir hastalık, bir veba, bir taun felâketi gittikçe yeryüzüne dağılıyor. Bu müdhiş sâri illete karşı, İslâm cem'iyeti ne gibi çarelerle karşı koyacak? Garbın çürümüş, kokmuş, tefessüh etmiş, bâtıl formülleriyle mi? Yoksa İslâm cem'iyetinin ter ü taze iman esaslarıyla mı? Büyük kafaları gaflet içinde görüyorum. İman kalesini, küfrün çürük direkleri tutamaz. Onun için, ben yalnız iman üzerine mesaîmi teksif etmiş bulunuyorum.

*** Risale-i Nur'u anlamıyorlar yahut anlamak istemiyorlar. Beni, skolastik bataklığı içinde saplanmış bir medrese hocası zannediyorlar. Ben, bütün müsbet ilimlerle, asr-ı hazır fen ve felsefesiyle meşgul oldum. Bu hususta en derin mes'eleleri hallettim. Hattâ bu hususta da bazı eserler te'lif eyledim. Fakat ben, öyle mantık oyunları bilmiyorum. Felsefe düzenbazlıklarına da kulak vermem. Ben, cem'iyetin iç hayatını, manevî varlığını, vicdan ve imanını terennüm ediyorum. Yalnız Kur'anın tesis ettiği tevhid ve iman esası üzerinde işliyorum ki İslâm cem'iyetinin ana direği budur. Bu sarsıldığı gün, cem'iyet yoktur.

*** Bana "Sen şuna buna niçin sataştın?" diyorlar. Farkında değilim. Karşımda müdhiş bir yangın var. Alevleri göklere yükseliyor. İçinde evlâdım yanıyor, imanım tutuşmuş yanıyor. O yangını söndürmeğe, imanımı kurtarmağa koşuyorum. Yolda biri beni kösteklemek istemiş de, ayağım ona çarpmış. Ne ehemmiyeti var? O müdhiş yangın karşısında bu küçük hâdise bir kıymet ifade eder mi? Dar düşünceler! Dar görüşler!

*** Ben cem'iyetin iman selâmeti yolunda âhiretimi de feda ettim. Gözümde ne Cennet sevdası var, ne Cehennem korkusu. Kur'anımız yeryüzünde cemaatsiz kalırsa Cennet'i de istemem; orası da bana zindan olur. Milletimizin imanını selâmette görürsem, Cehennem'in alevleri içinde yanmağa razıyım. Çünki vücudum yanarken, gönlüm gül-gülistan olur.

***Sath-ı Arz bir mescid, Mekke bir mihrab, Medine bir minber... O bürhan-ı bahir olan Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselâm bütün ehl-i imana imam, bütün insanlara hatib, bütün enbiyaya reis, bütün evliyaya seyyid, bütün enbiya ve evliyadan mürekkeb bir halka-i zikrin serzâkiri...

***Ahirette seni kurtaracak bir eserin olmadığı halde fani dünyada bıraktığın eserlerede kıymet verme.

***Zaman gösterdi ki cennet ucuz değil, cehennem dahi lüzumsuz değil.

***Herkes sana kabir kapısına kadar arkadaşlık eder.

***Allah’a abd ve asker olmak öyle lezzetli bir şereftir ki tarif edilmez.

***Birtek saat, beş vakit namaza abdestle kâfi gelir.

***Vicdanın ziyası ulum-u diniyedir. Aklın nuru fünun-u medeniyedir(fen ilimleri).

***İbadetin ruhu, ihlastır. ihlas ise, yapılan ibadetin yalnız emredildiği için yapılmasıdır.

***Bir köy muhtarsız olmaz. Bir iğne ustasız olmaz, sahibsiz olamaz. Bir harf kâtibsiz olamaz, biliyorsun. Nasıl oluyor ki, nihayet derecede muntazam şu memleket hâkimsiz olur?

NOT:  Her çarşamba günü yatsı namazı sonrası Risale-i Nur sohbetimiz olmaktadır.

Paylaş
etiketten Facebook Google Live Myspace Twitter
 

Yorum ekle

Lütfen konu ile ilgili yorumlar yapınız.
Yazdığınız yorumları başkalarınında okuyacağını unutmayın.
Küfür ve hakaret içeren yorumlar sitemizde yayınlanmayacaktır
Güvenlik kodunu görmezseniz sayfanızı F5 tuşuna basarak yenileyin.
Güvenlik kodunu girmediğiniz takdirde mesajinızın gönderilmeyeceğini unutmayin.


Güvenlik kodu
Yenile