| HUZUR EVİ |
| Yazarlar | |||
| Mustafa Cemil Güzel tarafından yazıldı. | |||
| Perşembe, 06 Ekim 2011 20:38 | |||
|
Anne baba on tane çocuğuna bakar, fakat on tane çocuk bir anne babasına bakamazlar. Halk arasında bir deyiş vardır: “Baba oğula bir bağ vermiş, oğul babaya bir salkım üzüm vermemiş”. Osman Ünlü hocanın, bu konu ile ilgili bir sohbetinde anlattığı bir olayı nakletmek istiyorum: Beş tane çocukları olan bir yaşlı karı koca çocuklarının hepsi evlenip ev bark sahibi olduktan sonra evlerinde tek başlarına yaşarlar birbirlerini idare ederler. Günün birinde yaşlı kadın ölür, adam yalnız kalmıştır, üstelik bakıma muhtaç ve hastadır. Çaresiz çocuklarına sığınır, birinci çocuk birkaç gün baktıktan sonra, babasını diğer kardeşine götürür bırakır, diğeri de birkaç gün sonra diğerine, bu şekilde bütün kardeşleri gezdikten sonra en sonuncu kardeşte kalmaya başlar. En küçük kardeş bir gün babasını evde bir başına bırakır gider. Bir zaman sonra bu amcamız yürümek isterken düşer ve kalça kemiği kırılır. Komşuları hastaneye kaldırırlar, doktorlar ameliyata alırlar. Ameliyattan sonra kendine gelen yaşlı amcamız sürekli ağlamaktadır, doktorlar ameliyatın iyi geçtiğini iyileşeceğini ve ağlamaması gerektiğini söylerler, ama o yinede ağlar. Adamcağız bir gün sonra fenalaşır ve yoğun bakıma alınır, neticede vefat eder. Babalarının hastanede yoğun bakımda olduğunu duyan çocukları hastaneye gelirler, babalarının öldüğünden haberleri yoktur. Doktora babalarının durumunu sorarlar, doktor onlara şu cevabı verir; “Babanızın kırılan kalça kemiğini tedavi ettik, ancak kırılan kalbini tedavi edemedik üzgünüz.” Maalesef buna benzer durumlarla sık karşılaşmaya başladık.
Anne- babasını huzurevlerine terk edenler bugün filmlere bile konu olmaya başlamıştır. Tam da bu manayı işleyen Mahsun Kırmızıgül’ün yönettiği Beyaz Melek filmi herkesin bir gün başına gelecek olan yaşlanmayı eğer hayırlı bir evladı yoksa yalnızlaşmayı ve sonrasında darülacezeye düşmesini anlatan ibretlik bir film. Eskiden darülaceze (kimsesi olmayanların, aciz ve düşkünlerin kaldığı yurt demektir) şimdilerde insanlığın bir ayıbını kapatmaya yönelik olsa gerek, adına huzurevi denilerek ismi kibarlaştırılarak bir sosyal hastalığın üstü örtülmektedir. Huzurevi bugünlerde huzur evi olmaktan çıkmış üzüntü, keder ve hüzün evi olmuştur. Yakınlarının sevgi, saygı ve merhametlerinden uzak bir yerin sadece tabelasında huzurevi yazar. Çocukları ve torunlarının içinde olmadığı, onları bağrına basamadığı bir yerin sadece adı huzurevidir. İnsan hayvanlar gibi yiyip içen, sonra da yan gelip yatan ve bu şekilde hayatını sürdüren bir mahlûk değildir. İnsan, her zaman çevresine alâka duyan ve çevresininde kendisine alaka duymasını isteyen bir mahluktur.
Bunları yazarken ve akabinde bu yazı okunurken "Daha ne olsun, ne güzel yiyip içip yatıyorlar; rahatları yerinde!" diyenleri duyar gibiyim. İnsan kendisini şefkatle büyüten, yemeyip yediren, içmeyip içiren, giymeyip giydiren, uyumayıp uyutan, gözünden sakınan anne-babasına karşı görevlerini yapmadığı gibi böyle acınası küstahça bir tavır takınabiliyor. Anne- babalarını sıcak aile ortamından koparan ve onları içinde huzur olmayan huzurevlerine terk eden, en hafif tabiriyle insan bozması bir canavardır. O şefkatli ve fedakar anne- babaya yapılan bu tür muameleleri yapmak alçaklık, vicdansızlık ve insafsızlıktır.
Anne- baba hakkı Allah ve peygamber hakkından sonra gelen bir haktır. Cenab-ı Hak Kutsal Kitabımız Kur’an-ı Kerimde anne- babaya itaati farz kılmıştır. O ayetlerden birinde Allah Celle Celaluhu şöyle buyuruyor: “Rabbin, kendisinden başkasına asla ibadet etmemenizi, ana-babaya iyi davranmanızı kesin olarak emretti. Eğer onlardan biri, ya da her ikisi senin yanında ihtiyarlık çağına ulaşırsa, sakın onlara “öf” bile deme; onları azarlama; onlara tatlı ve güzel söz söyle.” Ayette ifade edildiği gibi anne- babaya öf bile demememiz emrediliyor. Fakat bugün anne- babaya karşı takınılan tavır içler acısı bir hal almış, öf demenin ötesine geçmiş maalesef insanlar anne- babalarına saygısızlıkta adeta yarışır hale gelmişlerdir. Tabiî ki bunda insanların manevi değer, örf ve geleneklerinden uzaklaşmaları en etkili nedenlerdir. Batının doğu toplumlarına empoze etmeye çalıştığı kapitalist, materyalist akımlarla insanın heva ve hevesini cezp edip adeta bir girdap gibi içine çekip yutan süslü hayatını da göz ardı etmemek gerekir. İnsan ne zamanki şan, şöhret, makam sevgisi, para kazanma hırsı gibi duyguları manevi değerlerin önüne koydu, dini bir yaşamı ya ikinci plana itti ya da dini bir hayatı hiç olmadı. Bunun neticesinde anne- babaya itaatsizlik ya da onları tamamen terk etmek hadiseleri gayet normal karşılanmaya başladı. Eğer toplumda manevi temeller sağlam atılmazsa bu ve benzeri sosyal facialar artarak devam edecektir.
Eğer genç yaşta ölmezsek bir gün hepimiz yaşlanacağız. Anne- babamıza hürmet etmezsek her amel kendi cinsinden bir şeyle karşılık görür kaidesiyle bizim evladımızda bize hürmet etmeyecektir. Hem dünyada hem ahirette zarar edenlerden olacağız. Eğer âhiretini seversen, işte sana mühim bir define: Onlara hizmet et, rızalarını tahsil eyle. Eğer dünyayı seversen, yine onları memnun et ki, onların yüzünden hayatın rahatlı ve rızkın bereketli geçsin. Peygamberimiz birçok hadis-i şerifte anne babaya itaati bize emretmektedir. O hadis-i şeriflerden birkaçını zikredelim:
Peygamber efendimiz zamanında Alkame isminde bir genç vardı Hep ibâdet ile meşgûl olur, yaz- kış oruç tutardı. Bu genç hastalandı. Fakat dili tutulup bir şey söyleyemiyordu. Durumdan Resûlullah efendimiz haberdâr edildi. Peygamber efendimiz, Hz. Ali ile Ammâr bin Yâsir hazretlerini gönderdi. Onlar, gence Kelime-i Şehâdet telkîn ettikleri hâlde, genç söyleyemiyordu. Peygamber efendimiz, Bilâl-i Habeşî hazretleri vâsıtası ile durumdan haberdâr edildi. Peygamber efendimiz, yanında bulunanlara şöyle sordu:
Cenab-ı Hak bu yazdıklarımın tesirini başta kendi nefsimde daha sonra bu yazıyı okuyanlarda göstersin inşallah. Allah anne-babaların beddualarını almaya götüren hal ve davranışlardan muhafaza etsin. Allah hepimizi, çocukken dünyadaki en değerli varlığımız olarak gördüğümüz anne ve babamızı, ihtiyarladıklarında da çocuk gibi olan, bakıma muhtaç hallerinden ölene kadar en değerli varlık olarak görenlerden ve kıymetini bilenlerden eylesin. Allah hepimizi anne- babasının yaşlılığını görüp de onların şefaatlerinden nasibdar olan hayırlı evlatlar eylesin.
Selam ve dua ile.
|


Günümüzde yitirilen veya yozlaşmaya yüz tutan pek çok değer var. Bunlardan biri de Anne- baba hakkıdır. Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.v) bir hadis-i şerifte “Ana Cennetin orta kapısıdır”
başka bir hadis-i şerifte de “Baba Cennetin orta kapısıdır” diyerek dinimizde Anne- baba hakkının önemini dile getirmişlerdir. Ne yaparsak yapalım sırtımızda taşısak bile haklarını ödeyemeyeceğimiz anne ve babalarımız bugünün şımarık, yozlaşmış ve manevi değerlerine uzak nesilleri tarafından ne acıdır ki bu kısa hayatta birer yük muamelesi görmeye başladılar. Ama anne- baba çocuklarını hiçbir zaman yük olarak değil başlarının tacı, gönüllerinin ilacı olarak görürler. Her insan, kendi anne- babasının kıymetini bilmeli ve onları Allah'ın rahmetine ulaşmaya vesile saymalıdır. Ne yazık ki, günümüzde sadece Allah'a karşı çıkanlar arasında değil, O'nu sevdiğini iddia edenlerin içinde bile, anne ve babalarının kalplerini kıran, onları incitenler ve yaşlandıklarında onları terk edenler bulunmaktadır.





Yorumlar
Ellerine saglik cemil.